Ana Sayfa Deneyim Öneri Seyahat Yoga

Karaburun: Bi Küçük İnziva Hikayesi

Yaşamımıza hükmeden mutluluk arayışıysa, bu arayışın dinamiklerini açığa çıkaran nadir etkinliklerden biri de seyahatlerimizdir. Seyahatlar dolaylı da olsa, iş ortamının ve ayakta kalma mücadelesinin ağır koşullarından sıyrıldığımızda nasıl bir yaşamımız olacağını, istediğimiz gibi yaşamaktan ne anladığımızı ortaya koyar.. / Seyahat Sanatı – Alain de Botton

Seyahat ya da tatil planınızı yaparken hiç bu açıdan düşünmüş müydünüz? Karaburun da o muhteşem koyda bir sabah yürüyüşünde bunu düşündüm. 1.5 yıldır yaşadığımız ve hala da devam eden pandemi sürecinde çok uzun zaman sonra konaklamalı bir yola çıktık. Sanırım isteğimiz biraz inziva, denize yakınlık, biraz kimsesizlik ve yıldızları olağanca çokluğu ile izleyebilmekti. Tam olarak bunlar oldu mu derseniz ? cevabım kesinlikle evet !

Bu yazımda size bir yer tarifinde bulunmayacağım. Çünkü herkesin mutluluk arayışındaki yol farklı 🙂 ama şunu tavsiye edeceğim, kendinizle kalmak, nefes almak ve iyi hissetmek için kesinlikle doğaya çıkın.

Şimdi bizim hikayemiz !

Rotamızı Onur belirledi! evet evet Onur ! 🙂

Karaburun’da arkadaşının işlettiği ahşap evleri ve evlerin denize yakınlığını görünce hiç düşünmeden tamam dedim.

Badembükü, 2 yıl önce gittiğimiz Sarpıncık Feneri’nden de uzaktaydı. Ama yol üzerindeki köyleri, efsane manzaraları ile bizi yine büyüledi. Hatta bir ara mübadelede Karaburun’ a gelen dedelerimin topraklarını bile araştırmaya düştük ki, o apayrı bir hikaye !

Yolumuz uzun olduğundan, ( uzun dediğim 2 saat 🙂 ) biraz serinlemek için Boyabağı Koyu’nda kısa bir mola verdik.

Boyabağı Koyu

Saatler akşam üzerine dönmüştü vardığımızda. Hiç vakit kaybetmeden denize koştuk. Bu kadar berrak bu kadar temiz su mu olurdu ? Bu arada hava kapatmış, köpüren dalgalar ortaya çıkmıştı. Manzara o kadar güzelleşmişti ki ! “güneş nereye gitti ya ! ” diye çok da mızıldanmadım. Onur’a göre; İskoçya Kıyıları’na gelmiştik sanki 🙂 Bu arada kocaman koyda bir kaç karavandan başka kimseler yoktu. Dalgalarla dans etmek, mutluluğumun katlanmasına sebep oldu !

Akşam olmaya başlarken, bir rakı sofrasının ilk akşamımıza uygun olacağını düşündük. Karşımızda Sakız Adası vardı. Dolayısıyla sofranın müzik temasını da “Greek Taverna” oluşturacaktı.

Verandamızın karşısında bulunan adını bilmediğim ama kendisine “Ahlat Ağacı” dediğimiz ağacın dibine kurmak istedik soframızı. Meğer gün batımının en güzel noktalarından biriymiş bizim ahlat ağacının altı:)

Gün yavaş yavaş batarken, kadehlerimiz çoktan dolmuştu. Hatta Onur’un arkadaşları da bize eşlik ediyordu. Bir yandan bir köpek, yavruları arkasında tarlanın içinde yürüyordu. Güneş batıyordu. O an’ a da “Rüya” adını verdim. Bilirsiniz her şeye isim vermeye bir de rivayetler uydurmaya bayılırım!

Sonra yıldızlar çıktı. Yapay ışıkların azlığı nedeniyle, uzun zaman sonra yıldızları izleme ve hatta kayan yıldızlarla dilek tutma şansımız oldu.. Keyifli bir geceydi.

Sabah 6’ydı uyandığımda. Gün doğumunda yoga yapmaya bayılırım. O yüzden matımla beraber soluğu dışarda aldım. Dalga sesleri, mis gibi toprak kokusu ve erkenci kediler eşlik ediyordu bana. İlk sabah ahlat ağacının altında yoga yapmaya karar verdim. Aldığım her nefes, güneşi selamlayabildiğim her gün için şükür ettim. Kahve için henüz erken olduğundan yoga sonrası biraz uyudum.

Kalktığımda verandaya ağustos böceklerinin sesleri hakimdi. Ya da cır cır böceği mi demeli ? ahlat ağacına karşı kahvemi demledim. Bir kaç adım sonra sahildeydim. İskoç kıyıları görüntüsüne bir selam verdim 🙂 minik dalgaların müziğine bıraktım kendimi. Sonra biraz tarlaların arasında yürüdüm. Hiçliğin ortası hissi beni o kadar mutlu etmişti ki ! Bir ara kayboldum 😀 neyse ki Nuri Bilge Ceylan filmleri tadındaki gezimde bir köy kahvesi bulup, amcalara bir günaydın dedikten sonra yol tarifimi aldım. Almaz olaydım ! kurumuş bir dere yatağından küçük ahşap evimize ulaşmak hiç de kolay olmadı! ama sonuçta ben doğa insanıydım. Hiç korkmadım 😀

Bunlar Hep Instagram Hikaye Ekran Görüntüleri

Onur nerde ? derseniz, kendisi en sevdiği eylem olan uykunun içindeydi tabi ki. Benim sabah onun ise gece insanı olduğunu kabul ettik artık ve birbirimize bu konuda asla baskı yapmıyoruz:)

Ahlat Ağacımız 🙂

Öğlen kendimize kayaların arasında mini bir plaj bulduk. Kayalıkların arasında minik de bir havuz oluşmuştu. Vaktimizi orada geçirdik. İzole olmanın tadı bir başkaydı ! Kitap okumak, meditasyon yapmak için de şahane bir alandı.

Bu kez gün batımı için sahilde olacağımızdan akşam yemeğini erken saate çekip, gün batımı hazırlıklarını yaptık. Şarabımız, şarap tabağımız ve biz gün batımına hazırdık.



Gün batımlarını aşırı seven bir çift olarak, ilk üçe giren sıralamamız şöyle oldu. Bozcaada, Badembükü, Sarpıncık Feneri.. Yalnız kent ormanımızda ki gün batımlarını da yazmadan edemeyiz. Orada da hamaklarımızdan günü batırıyoruz sonuçta 🙂

Sıralamayı bir kenara bırakırsak, dalgaların sesinden, güneşin son demlerinin kayalara vuruşuna, kimsesiz koskocaman sahildeki yalnızlık hissine kadar sırf gün batımı izlemek için tekrar buraya gidebilirim.

Gün doğumu ve gün batımı aradaki o kısa zaman dilimi tüm yaşamı anlatmıyor mu aslında? o yüzden her an’ın tadını o an nasıl hissediyorsak öyle yaşamalı.. Hüzün de, mutluluk da, yas da, kutlama da hayatın bir parçası.. Bunu da unutmamalı 🙂

Bir sonra ki sabah yoga mı deniz kıyısında yaptım. Yine muhteşem hissettirdi. Sonra kahvemle beraber o koca sahilde yürüyüşe çıktım. Kendimle olmak, kendimi dinlemek, o an orada olmak tüm farkındalıklarımla an ‘da bulunmak çok hoşuma gitti. Yazının başında bahsettiğim kitabın bölümleri geçti aklımdan. Sonra çok sevdiğim bir bölümü daha geçirdim aklımdan.

Şair Wordsworth ; “Doğayla baş başayken yaşadığımız bazı anların içimizde ömrümüz boyunca silinmeyecek bir iz bıraktığına ve şehirde yaşadığımız zorluklarla başa çıkmada bize yardım ettiğine inanırmış.”

O gün tüm günü yürüyüş yaptığım, o koyda sadece iki kişi geçirdik. Denizin berraklığı, iki adım sonrasında deniz altında balıklarla yüzmek, kayalıkların arasında dolaşmak, nerdeyse el değmemiş taşlara dokunmak şahaneydi.

Dönüş yolunda gerçekten, dedelerime bırakılan toprakları bulduk. Sanırım bizi orada kimse bulamazdı:) Yol boyu denk geldiğimiz hangi rum köyünde yaşamışlar, nasıl zorluklar çekmişler, ya da mutluluklar yaşamışlar bilmiyorum ama bu yaşanmışlıkları düşünmek beni hem hüzünlendirdi hem gülümsetti. Sonra önümüze bir keçi sürüsü çıktı. İnanılmaz bir deniz manzarasında geçiş törenlerini izledik. Aheste, aheste..

Acıktıran yola, balık ekmek molası ile devam ettik. Açlığı bastıran her şey gibi, o balık ekmeğin tadı da unutulmaz oldu.

Dün akşam Onur’a bloğumu kapatsam mı ? dedim. ” O senin dijital günlüğün ve seni mutlu ediyor, bence kapatma” dedi. düşündüm ve mutlu oldum. Kapatmıyorum 🙂

Bu yazı ile bize ne anlatmak istedin derseniz 🙂 Kendinize bir iyilik yapın ve küçük inzivaları hayatınıza katın derim. Doğanın iyileştirici gücüne inanın.

Herkese benden çok kalp !

Not: Fotoğraflar için üzgünüm, fotoğraf makinası kullanmadığım için pek pişmanım. İdare edin 🙁

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir