Ana Sayfa Deneyim Öneri Seyahat

İstanbul: Bir Gün, İki Yaka

Pandemi süreci hepimizi her açıdan çok fazla zorladı. Sosyal hayatı motive kaynağı olan insanları ise yerden yere vurdu diyebiliriz sanırım.. Yolları, yolculukları, festivalleri, tiyatroları, sinema, konserleri.. epey özledik.

Bu süreçte bloguma yazdığım her yazıda kurallara ne denli uyduğumuzu belirttiğim için özellikle tekrar yazmaya gerek duymuyorum. İzmir’de yakın çevremizdeki doğaya yolculuk ettiğimiz mesafeler hariç 1 yıldır, hiç bir yere gitmedik. Hiç bir yerde kalmadık. Son yolculuğumuz Münih ve Prag oldu. Döndüğümüzün 2. haftası karantina başladı..

Off yine anlatmak istediklerimden aşırı derece uzaktayım! Hemen bu yazının esas konusuna geri dönüyorum !

İş için Onur’un bir günlük İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. İşlerini rahat halledebilmesi için uçak yerine araba ile gitmeyi tercih edince, yanına bir yol arkadaşı alması gerektiğini düşünerek hemen kendimi de dahil ettim. Daha önce İstanbul’ a bir kez gidip, bir turistin gezmesi gereken hemen her yeri gezmişken, Galata Kulesi’ni yakından görmediğim için dert yanıyordum. “Yaa bari gitmişken işlerini bitirince beni de bir Galata’ya götürsene Onur” diye başlayan acındırma cümlemin içinde saatlere yayılan bir plan yapmıştım bile. Evet pandemi vardı ve mesala İstiklal kalabalığına hiç girilmeyecekti. Hem ara sokaklarda kaybolmak her zaman çok daha cazipti. Böylece Çukurcuma’dan da geçeriz fikri girdi aklıma. Neticede o bölgeyi hiç görmemiştim.

Kavuşma Anı 😀

Gideceğimiz yere varmak çok güzel. Ama biz yolda olmaktan da aşırı keyif aldığımız için, ben akşamdan yol için gerekli tüm hazırlıkları yaptım. Soğuk sandviç, atıştırmalıklar, meyve, termos, çay, asla olmazsa olmaz filtre kahve ve demleme aparatı.. Koca bir çanta uzun zaman sonra yola çıkmak için hazırdı. Biz sabah 05.30 ‘da yola çıktık !

Yolculuğumuz için, yeni yapılan İzmir-İstanbul otobanını kullandık. Durmadan para ödediğiniz, bolca açık alışveriş merkezi misali dinlenme tesisleri ile karşılaştığınız, o kadar para verince rahat bir sürüş sağlayan bir yol olmuş kendisi. Geçtiğimiz günlerde kar yağışında sanırım 5 saatten fazla kapalı kaldı ve araçlarda yolcular telef oldular da, neyse konumuz bu değil.

Sabah 5 buçukta yola çıkınca havanın aydınlanması Balıkesir’i buldu. Bu esnada bize yolculuklarımızın vazgeçilmesi Pinhani eşlik ediyordu. Yalova’ya vardığımızda gri bir hava karşıladı bizi, yalan yok! içim karardı! Oradan feribota binip, 1 saat süren yolculuk sonrasında Pendik’de indik. Böylece İstanbul macerası başladı.

Onur işlerini hallettiğinde saat 1’i geçiyordu sanırım. İlk durağımız Onun çocukluğunun geçtiği Suadiye ve Bağdat Caddesi oldu. Her yerde cadde çiçekçilerinin olması ve etrafı mis kokuların sarması en çok hoşuma giden detaydı. İstanbul simidini de ilk kez Bağdat Caddesi’nde yemek nasip oldu. Yolda yürürken hiç bir şey yemem ama gevrek yemeye bayılırım. Burada da bundan vazgeçmedim tabi ki ! Sütlü simit sandığım şey ise baya tuzlu çıktı!

Saat 3’ü geçerken Galata’ya doğru yola çıktık, köprüden geçecektik ve bir İzmir’li olarak bu da benim için bir heyecandı ! derken daha köprünün “k” sini göremeden kendimizi müthiş bir trafiğin içinde bulduk. Abartmıyorladı! İstanbul’da gerçekten her saat trafik vardı. Bunu da böylece öğrenmiş oldum. Araçlarında video izleyenler, facetime yapanlar… O kadar uyum sağlamışlardı ki her şey çok normaldi . Ben ise termostaki suyumuzu kontrol ediyordum..

Köprünün “k” si görününce ay bende bir mutluluk! Hafif açılan trafikle karşıya vardık. Herkes otopark krizinden bahsediyordu. “Beyoğlu tarafında yer bulmak çok zor yaa!” diyordu telefonda ki Yiğit 🙂 ama ben inanıyordum ve gözlerim radar gibi açıldı. Tam da Tophane civarlarında belediyeye ait minik bir otopark bulduk. Şans bu ya! yerde vardı ! İyi düşünürsek oluyor bence! Bagajda filtre kahve düzeneğimizi kurup, bardaklarımıza birer kahve hazırladık. Malum keyif insanıyız.

Beyoğlu’nun sokaklarında başladık dolaşmaya.. Bu arada aşağıda bahsedeceğim yerler yani, Çukurcuma, Cihangir, Galata, Tophane bunlar hep bu ilçenin semtleri imiş. Pera ise Beyoğlu’nun eski adı.

Pera, Yunanca’da “öte” ,”karşı taraf” gibi anlamlara geliyormuş. Yanlışım varsa düzeltin. Bende yeni öğreniyorum.

Ah Çukurcuma ! vakit darlığı sebebiyle, canını çıkaramadım ama, her sokakta karşıma çıkan antikacıların, görsel şölen binalarınla gönlümü aşırı derecede çaldın!

Çukurcuma

Çukurcuma sokaklarında gezmek çok keyifli, şansımıza sakin olması da pandemi açısından da bizi iyice rahatlattı. Hatta bir de antikacıdan el yapımı seramik mini bir mask almak da beni aşırı aşırı keyiflendirdi. Artık benim de bir Çukurcuma parçam var.

Aralarından biri artık bizim 🙂

Beyoğlu’nun görsel şölen binalarından bahsetmişken bu binalar arasında en çok ilgimi çekense “Zenovitch Apartmanı” oldu. Tanzimat döneminde Sırbistan-Karadağ bölgesinden İstanbul’a gelen Milo Zenovitch ve ailesine ait olan apartman, 2010 yılında butik bir otele dönüşüyor. Hatta adı da bu şekilde muhafaza ediliyor. Şuan da kapalı durumda. O taraflara yolunuz düşerse, görmeden geçmeyin derim.

Zenovitch Apartmanı

Turumuz son hızıyla devam ederken, artık Galata’yı görmek istiyor ve oraya doğru ilerlemeye başlıyoruz. Ah daha uzaktan dar bir sokağın arasından bile heybetiyle beliriyor. Belki ben abartıyorum bilmiyorum ama heyecanlanıyorum işte. Yakınlaştıkça devleşiyor sanki, beni alıyor yine bir heyecan. İşte sonunda kavuşuyorum Galata Kulesi’ne..

Pandemi sebebiyle yukarı çıkmak aklımdan bile geçmiyor ama Onur, “Buraya kadar gelmişken yukarı çıkmadan olmaz” diyor. Ben yetkilileri pandemi tedbirleriniz ne şekilde diye darlarken, Onur müze kartlarımızı yeniliyor.

Her şey Seninle Güzel Yolda Yürümek Bile 🙂

Galata Kulesi’ne çıkarken asansör kullandırıyorlar. 6 kişilik olduğunu tahmin ettiğim asansöre pandemi sebebi ile 2 kişi binmemiz beni aşırı mutlu ediyor. Kapanmasına 1 saat kala geldiğimiz için içerde bir kalabalıkla da karşılaşmıyoruz.

Derken ilk manzara. O tatlı martı ile camın arkasından karşılaşmamız.. Ay inanamazsınız benim kalp güp güp ! maskenin ardından görünmeyen ağzım 5 karış ! Onur’ a diyorumm ” yaaaa iyi ki iyi ki çıktık” bu heyecan terasa çıkana kadar devam ediyor derken terasta beni bir yükseklik korkusu tutmasın mı ! Far gören tavşan gibi Onur’ a yapışıp kalıyorum.. Aşağı bakmam ne mümkün!! sonra sonra rahatlıyor, martıların sesini duyuyorum! Nasıl güzeller ! kalbim yine güp güp !

Yükseklik Korkusunun Tavan Yaptığı Anlar

Bu anları, hayatımın en tatlı, en heyecanlı anları arasına ekleyip, aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Bir katta, Hezarfen Ahmed Çelebi ile karşılaştığımız, uçuşu sizin yönlendirdiğiniz dev bir simülasyon var.. Bir kadın kim ki bu adam diye bize soruyor. Sabırla açıklayan Onur’a bakıyorum ve yavaş yavaş inmeye devam ediyoruz.

Martı

Hava kararmak üzere, dönüp dönüp Galata Kulesi’ne bakıyorum. Işıkları yanmış, muhteşem görünüyor, Efsanevi olduğu düşünülen Hezarfen ‘i hayal ediyorum.. İstanbul Kanatlarımın Altında filmi soundtrack’i kulağımda..

Derkenn ! “Eeee bi önceki gelişimde Işılay’la Eminönü’nde balık ekmek, bira yapmıştık ” diyorum Onur’a.. Karnımızda aç. Tamam diyor, açıklarsa yiyelim. Pandemi süreci.. Malum restoranlar kapalı. Kapı önlerine mangal koymuşlar, satıyorlar yine balık ekmeği. Bulduğumuza seviniyorum. Bira yok ama olsun. Çok mu lezzetli? biz mi çok açız ? bilmiyorum ama boğazın kenarında durup, mideye indiriyoruz. Bu kez Onur bir baklava almayalım mı diyor bunun üstüne ! Köşkeroğulları diye meşhur bir baklavacıya dönüyoruz Beyoğlu civarında. Alıp baklavaları arabamızı bulmak için yürüyoruz. Yürüyoruz ama ne yürüyoruz. Tam 21.000 adımı geçmişiz 😀

Peki ya Cihangir nerde Onur ? Biniyoruz artık arabaya! Cihangir sokaklarında arabayla mini bir gezinti yapıyoruz. Saat geç olmaya başlıyor. İzmir ‘e dönmemiz gerekiyor. Ama, Onur “Madem geldik, Bebek’i görmeden olmaz” deyince, Cihangir den Bebek’ e doğru devam ediyoruz. Zenginlik akıyor Bebek’ten. Boğaz manzarası desen şahane! Neyse üzerinde çok konuşmak istemiyorum 🙂

Ve dönüşe geçmek için bol trafikli köprüye giriyoruz. Yolda arayanımız soranımız çok oluyor. Aşırı yağmur yağacak, fırtına olacak diyenler, o kadar saatte nasıl böyle gezdiniz diyenler, bir gece kalsanız diyenler ….

Gerçekten de sanırım Tuzla tarafında müthiş bir fırtına vardı. Feribottan vazgeçtik. Osman Gazi Köprü’süne yöneldik. Derken yollar bir karıştı. (Her şey hep aşırı iyi gitmiyor tabi ) Bastıran yağmurla beraber ben biraz geriliyorum. Neyse köprüyü buluyor ve otobana giriş yapıyoruz. Yer yer dolu, yer yer karanlık bunaltısı derken, Selami Şahin 50. yıl konserini açıyoruz. Yanına redbull ve baklava, ardından çay ! Selami Şahin söylüyor biz coşuyoruz! İyi ki varsın Selami Şahin! Bir kaç mola da soğuğa iniyoruz, ayılıp tekrar yola devam ediyoruz.. Derken son 1.5 saat yorganımızın yastığımızın hayali hissi ile devam ediyor. Uyku zorlamaya başlıyor biraz biraz. Sabah 03.30’da eve varıyoruz. Evladımız Sezar mama bekliyor ! Neredeyse 24 saati tamamlarken uykuya geçiyoruz.

Amacımız gezmekse eğer, mottomuz hep “Yorulursak, sonra dinleniriz” oluyor. Amacı, iş olan günü de bu şekle çevirmek, hep bu mottomuzdan kaynaklandı.

Günlüğe yazar gibi anlattığım bu blog yazımı sonuna kadar okumayı başarırsanız, Size, 6 günlük vize ile Münih biletleri alıp, araya nasıl Prag’ı sıkıştırdığımızı da anlatmak isterim.

ama şimdilik!

Kib byeeeeeee!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir